Avrupa’da teknokratlar hükümetleri ve burjuva demokrasisinin sınırları
Share on Facebook Share on Twitter
 
Diğer yazılar
 

Bu ülkelerde Almanya-Fransa ikilisi, her bir ülke büyük burjuvazisinin işbirliği ile"teknokratlar hükümetleri" adı verilen yönetimlerle süreci doğrudan yönetmeye çalışıyor. Ekonomik kriz ve bunun karşısında gelişen işçi-emekçi direnişleri, AB hakkındaki tüm demokrasi efsanelerini yıktı.

 

01 Aralık 2011 /Enternasyonal Bülten / Sayı: 111

 

Son dünya ekonomik krizinin ekonomik ve siyasi bakımdan derinden sarstığı Avrupa Birliği, sorunların altından kalkabilmiş değil. Ekonomik krizle birlikte Yunanistan, İrlanda, Portekiz'i kıskacına alan ve İspanya ve İtalya'yı tehdit eden borç krizi, avro alanını ve AB'nin geleceğini büyük bir tehlike altına soktu. Bu durum, kriz öncesinde ekonomik entegrasyondan siyasal entegrasyona doğru ilerlediği iddia edilen ve üzerine büyük teoriler ve iddialar kurulan Avrupa Birliği'nin merkezini oluşturan Almanya-Fransa başta olmak üzere AB ülkeleri arasında büyük iç çelişkileri gündeme getirdi. Sarkozy-Merkel ikilisinin temsil ettiği, AB'nin başlıca emperyalist ülkeleri, AB aracılığıyla diğer Avrupa ülkeleri üzerinde hüküm sürmeye devam etmek için AB üyesi ülkeler üzerindeki mali denetimi artırmaya çalışıyorlar. Bu denetimin nasıl bir sisteme kavuşturulacağı üzerine çıkar çatışmaları ve çelişkiler süredursun, borç krizi karşısındaki en acil önlemler olarak geliştirilen yıkım programları, işçi sınıfı ve emekçilerin kitlesel direnişlerini gündeme getirdi. Hükümetler yönetememe krizleriyle karşı karşıya kaldılar. Bu ülkelerde Almanya-Fransa ikilisi, her bir ülke büyük burjuvazisinin işbirliği ile"teknokratlar hükümetleri" adı verilen yönetimlerle süreci doğrudan yönetmeye çalışıyor.
Ekonomik kriz ve bunun karşısında gelişen işçi-emekçi direnişleri, AB hakkındaki tüm demokrasi efsanelerini yıktı.
Yunanistan işçi sınıfı ve emekçileri, dünya ekonomik krizi karşısında gelişen sınıf hareketinin simgesi haline gelen büyük ve kararlı bir direniş sonucu Papandreu hükümetini istifaya zorladılar. Bu büyük kendiliğinden hareketi iktidara taşıyacak devrimci önderliğin yokluğu, AB ve Yunan burjuvazisine iktidarını güvencelemek için hükümeti yeniden düzenleme olanağını verdi. "Teknokratlardan" ve neofaşistlerden oluşturulan bir "milli mutabakat" hükümeti, eski Avrupa Merkez Bankası başkan yardımcısı Papademos başbakanlığında işbaşına geldi. Yeni hükümet, AB-Avrupa Merkez Bankası ve IMF üçlüsünün yıkım politikalarını önüne koyarak hızla işe girişti. Bu yönelim, işçi-emekçi direnişine yönelik daha baskıcı uygulamaları ve ırkçı-faşist eğilimlerin geliştirilmesi yoluyla hareketin bölünmesini içeriyor.
Avrupa'da bir diğer teknokratlar hükümeti de İtalya'da Berlusconi hükümetinin istifasıyla gündeme geldi. Hayatını AB bürokrasisi içinde ve AB ve İtalyan büyük burjuvazisinin mali kuruluşlarına sınırsız hizmet çabasıyla geçiren ekonomi profesörü Mario Mondi yönetimindeki yeni "teknokratlar" hükümeti, eski banka yöneticilerinden sağcı ve Vatikancı geçmişleriyle tanınan kişilere dek Yunan hükümetiyle büyük paralellikler taşıyan bir bileşime sahip.
Teknokratlar hükümetlerinin işbaşına geliş amacı, yeni Yunan başbakanı Papademos'un şu sözleriyle özetlenebilir: "Yunanistan'ın geleceği için daha etkili, ağır ve sert kesintiler yapacağımıza ve Yunanistan'ın ‘müsrifliğine!' son vereceğimize söz veriyoruz. Hükümetimiz mali sistemi sağlamlaştırmaya, kamu harcamalarını finanse edecek yapısal reformlar ve ülkenin uluslararası rekabet gücünü artırabilmek için yeni düzenlemeler yapmaya kararlıdır."
Avrupa'da siyasi atmosferin değişimi, Norveç'teki ırkçı faşist kitle katliamı başta olmak üzere ırkçı saldırılarda büyük artış, merkez sağ ve merkez sol olarak ifade edilen partilerin önemli oy kayıpları yaşaması, İspanya'da neo-faşist güçlerin alternatifi olan Halk Partisinin seçim zaferi gibi örneklerde de kendini gösteriyor.
Bütün bunlar, Avrupa'da sınıfsal çelişkinin keskinleştiğini gösteriyor. İşçi sınıfı, emekçiler ve gençliğin direnişleri giderek daha yaygın, kitlesel ve militan bir karakter kazanırken yıllardır demokrasinin beşiği olarak sunulan Avrupa'da teknokratlar hükümetleri biçimdeki kukla hükümetler, burjuva demokrasisinin sınırlarını işçi ve emekçilerin gözleri önüne seriyor. Bu durumu, burjuva demokrasisi şahsında burjuva devletten kopuş yönünde derinleştirme görevi ise devrimci ve komünist güçlere düşüyor.

 

 

Arşiv

 

2019
Haziran Mayıs
Şubat
2018
Ekim
2016
Kasım Ekim
Eylül Ağustos
Temmuz Haziran
Mayıs Nisan

 

Avrupa’da teknokratlar hükümetleri ve burjuva demokrasisinin sınırları
fc Share on Twitter
 

Bu ülkelerde Almanya-Fransa ikilisi, her bir ülke büyük burjuvazisinin işbirliği ile"teknokratlar hükümetleri" adı verilen yönetimlerle süreci doğrudan yönetmeye çalışıyor. Ekonomik kriz ve bunun karşısında gelişen işçi-emekçi direnişleri, AB hakkındaki tüm demokrasi efsanelerini yıktı.

 

01 Aralık 2011 /Enternasyonal Bülten / Sayı: 111

 

Son dünya ekonomik krizinin ekonomik ve siyasi bakımdan derinden sarstığı Avrupa Birliği, sorunların altından kalkabilmiş değil. Ekonomik krizle birlikte Yunanistan, İrlanda, Portekiz'i kıskacına alan ve İspanya ve İtalya'yı tehdit eden borç krizi, avro alanını ve AB'nin geleceğini büyük bir tehlike altına soktu. Bu durum, kriz öncesinde ekonomik entegrasyondan siyasal entegrasyona doğru ilerlediği iddia edilen ve üzerine büyük teoriler ve iddialar kurulan Avrupa Birliği'nin merkezini oluşturan Almanya-Fransa başta olmak üzere AB ülkeleri arasında büyük iç çelişkileri gündeme getirdi. Sarkozy-Merkel ikilisinin temsil ettiği, AB'nin başlıca emperyalist ülkeleri, AB aracılığıyla diğer Avrupa ülkeleri üzerinde hüküm sürmeye devam etmek için AB üyesi ülkeler üzerindeki mali denetimi artırmaya çalışıyorlar. Bu denetimin nasıl bir sisteme kavuşturulacağı üzerine çıkar çatışmaları ve çelişkiler süredursun, borç krizi karşısındaki en acil önlemler olarak geliştirilen yıkım programları, işçi sınıfı ve emekçilerin kitlesel direnişlerini gündeme getirdi. Hükümetler yönetememe krizleriyle karşı karşıya kaldılar. Bu ülkelerde Almanya-Fransa ikilisi, her bir ülke büyük burjuvazisinin işbirliği ile"teknokratlar hükümetleri" adı verilen yönetimlerle süreci doğrudan yönetmeye çalışıyor.
Ekonomik kriz ve bunun karşısında gelişen işçi-emekçi direnişleri, AB hakkındaki tüm demokrasi efsanelerini yıktı.
Yunanistan işçi sınıfı ve emekçileri, dünya ekonomik krizi karşısında gelişen sınıf hareketinin simgesi haline gelen büyük ve kararlı bir direniş sonucu Papandreu hükümetini istifaya zorladılar. Bu büyük kendiliğinden hareketi iktidara taşıyacak devrimci önderliğin yokluğu, AB ve Yunan burjuvazisine iktidarını güvencelemek için hükümeti yeniden düzenleme olanağını verdi. "Teknokratlardan" ve neofaşistlerden oluşturulan bir "milli mutabakat" hükümeti, eski Avrupa Merkez Bankası başkan yardımcısı Papademos başbakanlığında işbaşına geldi. Yeni hükümet, AB-Avrupa Merkez Bankası ve IMF üçlüsünün yıkım politikalarını önüne koyarak hızla işe girişti. Bu yönelim, işçi-emekçi direnişine yönelik daha baskıcı uygulamaları ve ırkçı-faşist eğilimlerin geliştirilmesi yoluyla hareketin bölünmesini içeriyor.
Avrupa'da bir diğer teknokratlar hükümeti de İtalya'da Berlusconi hükümetinin istifasıyla gündeme geldi. Hayatını AB bürokrasisi içinde ve AB ve İtalyan büyük burjuvazisinin mali kuruluşlarına sınırsız hizmet çabasıyla geçiren ekonomi profesörü Mario Mondi yönetimindeki yeni "teknokratlar" hükümeti, eski banka yöneticilerinden sağcı ve Vatikancı geçmişleriyle tanınan kişilere dek Yunan hükümetiyle büyük paralellikler taşıyan bir bileşime sahip.
Teknokratlar hükümetlerinin işbaşına geliş amacı, yeni Yunan başbakanı Papademos'un şu sözleriyle özetlenebilir: "Yunanistan'ın geleceği için daha etkili, ağır ve sert kesintiler yapacağımıza ve Yunanistan'ın ‘müsrifliğine!' son vereceğimize söz veriyoruz. Hükümetimiz mali sistemi sağlamlaştırmaya, kamu harcamalarını finanse edecek yapısal reformlar ve ülkenin uluslararası rekabet gücünü artırabilmek için yeni düzenlemeler yapmaya kararlıdır."
Avrupa'da siyasi atmosferin değişimi, Norveç'teki ırkçı faşist kitle katliamı başta olmak üzere ırkçı saldırılarda büyük artış, merkez sağ ve merkez sol olarak ifade edilen partilerin önemli oy kayıpları yaşaması, İspanya'da neo-faşist güçlerin alternatifi olan Halk Partisinin seçim zaferi gibi örneklerde de kendini gösteriyor.
Bütün bunlar, Avrupa'da sınıfsal çelişkinin keskinleştiğini gösteriyor. İşçi sınıfı, emekçiler ve gençliğin direnişleri giderek daha yaygın, kitlesel ve militan bir karakter kazanırken yıllardır demokrasinin beşiği olarak sunulan Avrupa'da teknokratlar hükümetleri biçimdeki kukla hükümetler, burjuva demokrasisinin sınırlarını işçi ve emekçilerin gözleri önüne seriyor. Bu durumu, burjuva demokrasisi şahsında burjuva devletten kopuş yönünde derinleştirme görevi ise devrimci ve komünist güçlere düşüyor.