Şarkı Söylemek Gibi Dokunmak Yoldaşlara
Share on Facebook Share on Twitter
 
Diğer yazılar
 


Karadeniz mahallesinde yoksul bir partizan üssü. Sahte evrakları var yoldaşların, silahları, patlayıcıları, kimi teknik malzemeleri. Okuyacak, yazacak, düşünecek materyalleri.
Düşmanın iddiaları var. Şurada şöyle bir istihbarat yapmışlar. Şu biçimlerde yolculuk etmişler...
Resimleri var yoldaşların... Her tarafına çiçek resimleri iliştirdikleri eşyaları, defterleri, çantaları... Giysileri, ufak tefek süsleri... Dolapta kıt kanaat yiyecekleri...
O büyük direnişlerinin ardından ellerindeki avuçlarındakinin birazını gördük hepimiz... Hepsi biraz tercihlere, biraz da olanaklara bağlı...
Böyle isimsiz, adressiz yaşayanlarımız var. Gözlerimiz onlarda üstelik, bütün partinin ve partiyi izleyenlerin de öyle...
Yarın geriye dönüp parti tarihini anlattığımızda, "işte buydu tarih ve biz bu yüzden şimdi böyle zaferler kazanıyoruz" diyeceğimiz Karadeniz mahallesindeki görkemli direnişimizi düşünürken kendimize hangi soruları soruyoruz?
Herhangi bir kentte, ülkede, bölgede, herhangi bir mücadele cephesinde çalışma yürüten her yoldaş mutlaka soruyordur...
Ben yoldaşlara acaba hiç dokundum mu? Acaba elim ellerine, yüreğim yüreklerine hiç değdi mi? Acaba yoksul partizan evlerinin kapısından, kendi emeğimin değdiği bir tabak çorbam, bir gülümseten armağanım, bir ferahlatıcı olanağım girdi mi? Benim acaba savaşın bu cephesine somut bir katkım oldu mu?
Acaba bunca sahte evrak değiştirirken yoldaşlar, benim sağladığım kimlik bilgilerininden birinin, bu yoldaşlara dar bir zamanda ilaç gibi yetiştiği oldu mu hiç?
Acaba, benim çalışma alanımda topladığım bağışlar mıydı üzerlerindeki giysilere, son akşam yemeklerine ödedikleri kısmı gelirlerinin? Acaba yeterli miktarda mıydı adressizlerimizin öğünü? Kıt kanaat mi geçiniyorlardı hep, yoksa zaman zaman lezzetli bir bayram yemeği hediye edebiliyorlar mıydı birbirlerine?
Acaba sevgilileri var mıydı? Görüşme koşulları var mıydı? Katkım oldu mu özlem dolu bir buluşmanın gerçekleşmesine?
Acaba ısınma koşulları nasıldı? Şirin yoldaş sırtında sıcak bir hırkayla mı yazdı o güzel şiirlerini, yazılarını? Yeliz yoldaşın odasında sobası, kaloriferi var mıydı? Yoksa soğuktan hissizleşiyor muydu silahını temizlerken parmakları?
Acaba herhangi bir eylemlerine katkısı oldu mu örgütlediğimiz şu istihbaratın? Şu söylenen eyleme ben onlarla birlikte katıldım mı bilmeden? Cepheye gönderilen mermi olarak, patlayıcının sağlandığı adres olarak, yoldaşın kafasındaki kasket, yüzündeki kamuflaj olarak, akşam gideceği mekan olarak katıldım mı o eyleme ben?
Acaba ailelerini ziyaret ettiğimizi, yalnız bırakmadığımızı biliyorlar mıydı?
Acaba başları dara düştüğü bir zamanda benim sağladığım ilişkilere başvurdukları, yorgunluk giderdikleri, sorunlarını hallettikleri olmuş mudur?
Özcesi, acaba bilmeden hiç dokundum mu bu hiç tanımadığım veya tanıyıp da yıllardır görmediğim bu insan güzellerine?
Elbette eylemlerimiz hep birbirine dokunuyor, birbirimizi büyütüyor ve birbirimizden güç alıyoruz, birbirimizi tamamlıyor ve birbirimizden öğreniyoruz, bugün hangi cephede mücadele ediyor olursak olalım. Ama olsun. Böyle dokunmak başka...
Bir yoksul partizan üssünün en büyük sıkıntısı ne olabilir?
Geliriniz, yediğiniz içtiğiniz dardır da dert etmezsiniz. Şirin yoldaş yazmış ya şiirinde "franboğazlı pasta"nın lezzetini, öylesi lezzetli olur bütün küçük güzellikler... Partizan üssüdür adı üzerinde, zengin olacak değil ya. Hani burjuvazi, hani mücadele kaçkınları, devrimci yaşamı küçümsemek için der durur ya, "yoksulluk romantizmi" diye... Napalım, düpedüz romantiktir yoksulluğun böylesi... Severiz...
Yoksul bir partizan üssünün en büyük yoksulluğu, gönlünün istediği sınırsızlıkta mücadele edememektir. Çünkü senin mücadele düzeyini, sadece kararlılığın belirlemez. İlk ve altın kural, kararlılığın, kendini feda yeteneğindir belki. Ama teknik, askeri, lojistik donanımın da vuruş gücünü belirler. Konu olanaklarsa, sen bir büyük partinin savaşçısıysan ve her şeyi tek başına yapmayacak, yapamayacaksan, tek tek her alandan yoldaşların katkısı belirler senin eylem düzeyini, vuruş gücünü. İraden bu nedenle de bütün partinin iradesidir. Eğer parti bütün gövdesiyle gözün, kulağın, elin, kolun olmazsa, sen yumruğu olamazsın partinin.
Nefes borularının tıkandığı, eylem alanının daraldığı, vuruş gücünün zayıfladığı koşullarda aylar ve bazen yıllar geçebilir. Yaratıcılığını, girişkenliğini, ertelemeciliği reddedişini, çözüm bulma ısrarını son zerresine dek kuşanman gerekir. Yine de yetmeyebilir tüm bunlar. Yaşam amacın olan devrimi büyütecek eylemlilikte yetersizlik, hele de tüm partinin, dostun ve düşmanın gözünün sende olduğunu bilirken, işçilerin, yoksulların umudunu omuzlarında taşırken, dayanması en zor acındır. Direnmesi en zor kuşatmadır... Düşenler, gerileyenler de olmuştur bu gibi nedenlerle. Ya da Sibel yoldaş gibi, yeniden ayağa kalkmasını, kendini yeniden inşa etmesini bilenler...
Kanını yerde bırakmak istemediğin yoldaşların vardır... Kanı yerde kalmayacaklar kervanına katılmadan önce mutlaka yapmak istersin bunu... Yaparsan gülümseyişin daha kocaman yürüyeceksindir ölümsüzlüğe... Ya da madenlere gömülen işçi bedenlerinin hesabını ille de sormak istiyorsundur kan emicilerden... Kadın katillerine unutamayacakları bir ders vermek istiyorsundur ölümsüzleşmeden önce... Kürdün inkarına güçlü kardeş bir ses yükseltmek istiyorsundur Türkiye'de... Ölümden korkun yoktur ama, yaşamla ilgilidir yine de bütün düşlerin... Her ölüm erken ölümdür, tamamlanmamış işler hep olacaktır ama, yapmadan gitmeyi hiç istemeyeceklerin de vardır...
Partinin, kitlelere dokunan sinir uçlarının harekete geçmesine bağlıdır hareket planların. Senin de beklentilerin vardır partiden; isteklerini, ihtiyaçlarını bildirirsin. Beklersin... beklersin.... Gelirse bayram edersin... Bazen gelmez...
Her bilgi akışında, her olanak sunuluşunda, her soruna yanıt buluşunda yoldaşlarına dokunduğunu hissedersin... Bu dokunuşlar, sıcak bir çay eşliğinde paylaşılan uzun sohbetlerle, yılların, yolların ardından gelen doyumsuz kucaklaşmalarla eş güzellikte, aynı gerçekliktedir.
İşte böyle dokunabildim mi ben Yeliz'e ve Şirin'e? Dokunabiliyor muyum diğerlerine? Genel, soyut bir parti değil de ben, partinin somutlaştığı partizan olan ben, resimlerine bakmaya doyamadığım bu yoldaşlara, dokunuşumu hissettirebildim mi?
İşte böyle soruyorsunuz... Ya da hiç sormuyorsunuz çünkü sorunun yanıtı belli, bunların hiçbirini yapmadınız. Hem de parti bu konuyu yayınlardan raporlara, eğitimlerden toplantılara dek sayısız biçimde gündemleştirilmesine rağmen. Ne acı, doya doya dokunmuş olma fırsatını kaçırmış olmak; ne onarıcı, parti ve mücadele varoldukça, yoldaşlar varoldukça böylesi dokunuşların hep mümkün olduğunu bilmek...
Ruhumuzun, tek tek yoldaş ruhların ve parti ruhunun, böylesi dokunuşların büyümesine ihtiyacı var. Dokunmayı ve dokunulmayı istiyoruz ve istemeliyiz hepimiz. Yapmalıyız.
Parti ancak bütün cepheleri birbirini gözetebildiği, birbirinin ihtiyaçlarını kendi özgünlükleriyle karşılamayı dert edinebildiği ölçüde gelişebilir. Hatta her bir cephenin kesimsel başarısı, nihayetinde, parti toplamının, yani diğer cephelerin başarısı koşullarında daha ileri eşiklere taşınabilir. Partimizin bütün cephelerinin, farklı türden olanakları ve bilgi akışını sağlamayı görev edinmelerinde yaşanan zayıflıklar, sadece partinin mücadelesinin büyütülmesi açısından, hız, esneklik, eylem yetmezliği gibi sorunların kaynağı değil, aynı zamanda yoldaşlık ilişkileri bakımından inciticidir de... Öyle ki, partiye güvenini, şu veya bu cephenin eylem gücüyle tartanlarımızın, zaman zaman mevcut eylemselliğe dudak büken, üzerine düşenin onda birini yapmadan, nasıl yapılmıyor diye isyan edenlerimizin sayısı, bu cephelerin eylemini büyütmede kendini ortaya koyanlarımızın sayısına eşit olsa, sıçramalı bir gelişim çizgisini çıtayı düşürmeden sürdürebiliriz. Dışarıdanlığın, üstenciliğin örneklerini sergilemek, yoldaş ruhlarda ne acıtıcı yaralar açabilir, açıyor; aksine, fiziki uzaklıklara rağmen aynı eylemi büyütmek nasıl da ısıtıyor, sarmalıyor, çoğaltıyor...
Öyleyse daha sık, daha içten, daha büyük bir gönüllülük ve sevgiyle dokunmamız gerek yürekten yüreğe, eylemden eyleme.
"Şarkı dinlemek gibi değil, şarkı söylemek gibi" dokunmak, büyüyen partinin her cephesindeki yoldaşlara... Dokunmak ne güzel, ne güzel...

Ezgi Ece Dinç

 

 

Arşiv

 

2019
Aralık Kasım
Temmuz Mayıs
2018
Ekim Ocak
2017
Kasım Ağustos
Mayıs Şubat
2016
Eylül Temmuz

 

Şarkı Söylemek Gibi Dokunmak Yoldaşlara
fc Share on Twitter
 


Karadeniz mahallesinde yoksul bir partizan üssü. Sahte evrakları var yoldaşların, silahları, patlayıcıları, kimi teknik malzemeleri. Okuyacak, yazacak, düşünecek materyalleri.
Düşmanın iddiaları var. Şurada şöyle bir istihbarat yapmışlar. Şu biçimlerde yolculuk etmişler...
Resimleri var yoldaşların... Her tarafına çiçek resimleri iliştirdikleri eşyaları, defterleri, çantaları... Giysileri, ufak tefek süsleri... Dolapta kıt kanaat yiyecekleri...
O büyük direnişlerinin ardından ellerindeki avuçlarındakinin birazını gördük hepimiz... Hepsi biraz tercihlere, biraz da olanaklara bağlı...
Böyle isimsiz, adressiz yaşayanlarımız var. Gözlerimiz onlarda üstelik, bütün partinin ve partiyi izleyenlerin de öyle...
Yarın geriye dönüp parti tarihini anlattığımızda, "işte buydu tarih ve biz bu yüzden şimdi böyle zaferler kazanıyoruz" diyeceğimiz Karadeniz mahallesindeki görkemli direnişimizi düşünürken kendimize hangi soruları soruyoruz?
Herhangi bir kentte, ülkede, bölgede, herhangi bir mücadele cephesinde çalışma yürüten her yoldaş mutlaka soruyordur...
Ben yoldaşlara acaba hiç dokundum mu? Acaba elim ellerine, yüreğim yüreklerine hiç değdi mi? Acaba yoksul partizan evlerinin kapısından, kendi emeğimin değdiği bir tabak çorbam, bir gülümseten armağanım, bir ferahlatıcı olanağım girdi mi? Benim acaba savaşın bu cephesine somut bir katkım oldu mu?
Acaba bunca sahte evrak değiştirirken yoldaşlar, benim sağladığım kimlik bilgilerininden birinin, bu yoldaşlara dar bir zamanda ilaç gibi yetiştiği oldu mu hiç?
Acaba, benim çalışma alanımda topladığım bağışlar mıydı üzerlerindeki giysilere, son akşam yemeklerine ödedikleri kısmı gelirlerinin? Acaba yeterli miktarda mıydı adressizlerimizin öğünü? Kıt kanaat mi geçiniyorlardı hep, yoksa zaman zaman lezzetli bir bayram yemeği hediye edebiliyorlar mıydı birbirlerine?
Acaba sevgilileri var mıydı? Görüşme koşulları var mıydı? Katkım oldu mu özlem dolu bir buluşmanın gerçekleşmesine?
Acaba ısınma koşulları nasıldı? Şirin yoldaş sırtında sıcak bir hırkayla mı yazdı o güzel şiirlerini, yazılarını? Yeliz yoldaşın odasında sobası, kaloriferi var mıydı? Yoksa soğuktan hissizleşiyor muydu silahını temizlerken parmakları?
Acaba herhangi bir eylemlerine katkısı oldu mu örgütlediğimiz şu istihbaratın? Şu söylenen eyleme ben onlarla birlikte katıldım mı bilmeden? Cepheye gönderilen mermi olarak, patlayıcının sağlandığı adres olarak, yoldaşın kafasındaki kasket, yüzündeki kamuflaj olarak, akşam gideceği mekan olarak katıldım mı o eyleme ben?
Acaba ailelerini ziyaret ettiğimizi, yalnız bırakmadığımızı biliyorlar mıydı?
Acaba başları dara düştüğü bir zamanda benim sağladığım ilişkilere başvurdukları, yorgunluk giderdikleri, sorunlarını hallettikleri olmuş mudur?
Özcesi, acaba bilmeden hiç dokundum mu bu hiç tanımadığım veya tanıyıp da yıllardır görmediğim bu insan güzellerine?
Elbette eylemlerimiz hep birbirine dokunuyor, birbirimizi büyütüyor ve birbirimizden güç alıyoruz, birbirimizi tamamlıyor ve birbirimizden öğreniyoruz, bugün hangi cephede mücadele ediyor olursak olalım. Ama olsun. Böyle dokunmak başka...
Bir yoksul partizan üssünün en büyük sıkıntısı ne olabilir?
Geliriniz, yediğiniz içtiğiniz dardır da dert etmezsiniz. Şirin yoldaş yazmış ya şiirinde "franboğazlı pasta"nın lezzetini, öylesi lezzetli olur bütün küçük güzellikler... Partizan üssüdür adı üzerinde, zengin olacak değil ya. Hani burjuvazi, hani mücadele kaçkınları, devrimci yaşamı küçümsemek için der durur ya, "yoksulluk romantizmi" diye... Napalım, düpedüz romantiktir yoksulluğun böylesi... Severiz...
Yoksul bir partizan üssünün en büyük yoksulluğu, gönlünün istediği sınırsızlıkta mücadele edememektir. Çünkü senin mücadele düzeyini, sadece kararlılığın belirlemez. İlk ve altın kural, kararlılığın, kendini feda yeteneğindir belki. Ama teknik, askeri, lojistik donanımın da vuruş gücünü belirler. Konu olanaklarsa, sen bir büyük partinin savaşçısıysan ve her şeyi tek başına yapmayacak, yapamayacaksan, tek tek her alandan yoldaşların katkısı belirler senin eylem düzeyini, vuruş gücünü. İraden bu nedenle de bütün partinin iradesidir. Eğer parti bütün gövdesiyle gözün, kulağın, elin, kolun olmazsa, sen yumruğu olamazsın partinin.
Nefes borularının tıkandığı, eylem alanının daraldığı, vuruş gücünün zayıfladığı koşullarda aylar ve bazen yıllar geçebilir. Yaratıcılığını, girişkenliğini, ertelemeciliği reddedişini, çözüm bulma ısrarını son zerresine dek kuşanman gerekir. Yine de yetmeyebilir tüm bunlar. Yaşam amacın olan devrimi büyütecek eylemlilikte yetersizlik, hele de tüm partinin, dostun ve düşmanın gözünün sende olduğunu bilirken, işçilerin, yoksulların umudunu omuzlarında taşırken, dayanması en zor acındır. Direnmesi en zor kuşatmadır... Düşenler, gerileyenler de olmuştur bu gibi nedenlerle. Ya da Sibel yoldaş gibi, yeniden ayağa kalkmasını, kendini yeniden inşa etmesini bilenler...
Kanını yerde bırakmak istemediğin yoldaşların vardır... Kanı yerde kalmayacaklar kervanına katılmadan önce mutlaka yapmak istersin bunu... Yaparsan gülümseyişin daha kocaman yürüyeceksindir ölümsüzlüğe... Ya da madenlere gömülen işçi bedenlerinin hesabını ille de sormak istiyorsundur kan emicilerden... Kadın katillerine unutamayacakları bir ders vermek istiyorsundur ölümsüzleşmeden önce... Kürdün inkarına güçlü kardeş bir ses yükseltmek istiyorsundur Türkiye'de... Ölümden korkun yoktur ama, yaşamla ilgilidir yine de bütün düşlerin... Her ölüm erken ölümdür, tamamlanmamış işler hep olacaktır ama, yapmadan gitmeyi hiç istemeyeceklerin de vardır...
Partinin, kitlelere dokunan sinir uçlarının harekete geçmesine bağlıdır hareket planların. Senin de beklentilerin vardır partiden; isteklerini, ihtiyaçlarını bildirirsin. Beklersin... beklersin.... Gelirse bayram edersin... Bazen gelmez...
Her bilgi akışında, her olanak sunuluşunda, her soruna yanıt buluşunda yoldaşlarına dokunduğunu hissedersin... Bu dokunuşlar, sıcak bir çay eşliğinde paylaşılan uzun sohbetlerle, yılların, yolların ardından gelen doyumsuz kucaklaşmalarla eş güzellikte, aynı gerçekliktedir.
İşte böyle dokunabildim mi ben Yeliz'e ve Şirin'e? Dokunabiliyor muyum diğerlerine? Genel, soyut bir parti değil de ben, partinin somutlaştığı partizan olan ben, resimlerine bakmaya doyamadığım bu yoldaşlara, dokunuşumu hissettirebildim mi?
İşte böyle soruyorsunuz... Ya da hiç sormuyorsunuz çünkü sorunun yanıtı belli, bunların hiçbirini yapmadınız. Hem de parti bu konuyu yayınlardan raporlara, eğitimlerden toplantılara dek sayısız biçimde gündemleştirilmesine rağmen. Ne acı, doya doya dokunmuş olma fırsatını kaçırmış olmak; ne onarıcı, parti ve mücadele varoldukça, yoldaşlar varoldukça böylesi dokunuşların hep mümkün olduğunu bilmek...
Ruhumuzun, tek tek yoldaş ruhların ve parti ruhunun, böylesi dokunuşların büyümesine ihtiyacı var. Dokunmayı ve dokunulmayı istiyoruz ve istemeliyiz hepimiz. Yapmalıyız.
Parti ancak bütün cepheleri birbirini gözetebildiği, birbirinin ihtiyaçlarını kendi özgünlükleriyle karşılamayı dert edinebildiği ölçüde gelişebilir. Hatta her bir cephenin kesimsel başarısı, nihayetinde, parti toplamının, yani diğer cephelerin başarısı koşullarında daha ileri eşiklere taşınabilir. Partimizin bütün cephelerinin, farklı türden olanakları ve bilgi akışını sağlamayı görev edinmelerinde yaşanan zayıflıklar, sadece partinin mücadelesinin büyütülmesi açısından, hız, esneklik, eylem yetmezliği gibi sorunların kaynağı değil, aynı zamanda yoldaşlık ilişkileri bakımından inciticidir de... Öyle ki, partiye güvenini, şu veya bu cephenin eylem gücüyle tartanlarımızın, zaman zaman mevcut eylemselliğe dudak büken, üzerine düşenin onda birini yapmadan, nasıl yapılmıyor diye isyan edenlerimizin sayısı, bu cephelerin eylemini büyütmede kendini ortaya koyanlarımızın sayısına eşit olsa, sıçramalı bir gelişim çizgisini çıtayı düşürmeden sürdürebiliriz. Dışarıdanlığın, üstenciliğin örneklerini sergilemek, yoldaş ruhlarda ne acıtıcı yaralar açabilir, açıyor; aksine, fiziki uzaklıklara rağmen aynı eylemi büyütmek nasıl da ısıtıyor, sarmalıyor, çoğaltıyor...
Öyleyse daha sık, daha içten, daha büyük bir gönüllülük ve sevgiyle dokunmamız gerek yürekten yüreğe, eylemden eyleme.
"Şarkı dinlemek gibi değil, şarkı söylemek gibi" dokunmak, büyüyen partinin her cephesindeki yoldaşlara... Dokunmak ne güzel, ne güzel...

Ezgi Ece Dinç