Kapitalizme, Faşizme, Sömürgeciliğe, Erek Egemen Sisteme Boyun Eğmeyeceğiz
Share on Facebook Share on Twitter

 
Diğer yazılar
 


Tarih, gelecek için kavga verip
yitmiş bile olsa, insanlık için
vuruşanları hiç unutmaz!" 

Şeyh Bedrettin

Devrimci partiler, örgütler ve tek tek devrimciler için kolay zamanlardan geçilmediği aşikar. Son birkaç yıldır faşist politik islamcı diktatörlüğün ezme, katliamlarla imha etme, yoğun bir biçimde baskılayarak yönsüz kılma ve sonucunda politika yapamaz hale getirme saldırısı kapsamlı ve
derinlikli yaşanıyor. Düşmanın fiziken ve ideolojik olarak bunu başarmasının birincil kıstasının örgütsüzleştirmek (ve buna bağlı çorap söküğü gibi gelen bir dizi olumsuzluk) olduğunu biliyoruz. Tam da burada, devrimci militanın neye odaklandığı, nasıl düşündüğü, duygulanım biçimi, hareket tarzı, yani yaşamda neyi, nasıl eylediği kritik önem taşıyor. Her gözaltı ve tutuklama sonrası düşmana kini ve öfkesi sınıf kiniyle bütünlenerek yeni bir boyut mu kazanacak, yoksa "ben" kaygısı bilincini köreltip yalnızca kendi işi-aşı-aşkı-ailesi-mutluluğu derdine mi düşecek? Devrimci mücadelenin ölümsüzlük, gazilik, tutsaklık gibi zorunlu bedellerini göğüsleme gücünü büyüterek direnmeyi ve kazanmayı mümkün kılanlardan mı olacak, yoksa her seferinde karamsarlığa kapılıp daha da yalnızlaşmayı seçerek, kendini zamanla umutsuzluk girdabına mı salacak?
Devrimci mücadelenin iyi bilinen zorluklarına ve hatta daha da ağırlaşan koşullarına rağmen neden devrimcilikte karar kıldık? Neden bu özveriyle el ele yürünecek yolculuğa çıkmayı istedik?
Nasıl devrimci olmuştuk, hangi etken veya etkenler sağlamıştı ilk adımı atmamızı? Sevdiğimiz bir arkadaşımız mı, hayranlık duyduğumuz bir abi ya da ablamız mı, bir akrabamız mı, tesadüfen okuduğumuz bir kitap ya da gazetede bahsi geçen bir olay mı, bir öğretmenimizin ilerici fikirleri mi, tesadüfen dinlediğimiz bir marş­ezgi ya da izlediğimiz bir film mi? Hangisi etkili devrimcileri tanıma isteğimizde? Ermeni soykırımıyla, Kürt halkının defalarca katliamlardan geçirilmesi ve ulusal inkarıyla, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, 1 Mayıs 77, 19 Aralık, Roboski, Suruç, Ankara, Sur, Cizre, Nusaybin gibi katliamlarla yüzleşmenin etkisiyle duygu ve düşünce dünyamızda yaşanan değişim mi? Hangi tarihsel bilgi ya da tanıklığın duygusu, hesap sorma, adalet arayışımızı tetikledi? Bir kadın veya lgbti+ olarak bize reva görülen hangi şiddet ve ayrımcılık bireysel ezilmişliğimizi toplumsallaştırma ihtiyacına sevk etti bizi?
Yoksa "devrimciliğe doğmak" diye tariflenen toplumsal mücadelelerin yükseliş dönemlerinde devrimci sorumlulukla hareket etmiş ve bunu bir yaşam tarzı haline getirmiş ailelerin çocukları olarak mı dünyaya geldik? Çocukların, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin hikayeleriyle büyütüldüğü ve onların adlarını aldığı, özgürlük, adalet, eşitlik, halkların kardeşliği gibi devrimci- sosyalist değerlerin sıkça sohbetlere konu olduğu bu tip ailelerde mi yetiştik? Ya da devrimcilerin yoğunlukta olduğu, büyük kentlerin nefes boruları olan küçük emekçi semtlerinde büyüyüp, kopmaz bir kardeşlik bağıyla devrimcilere bağlanıp, büyüyünce ne olmak istediğimiz sorulduğunda "devrimci" yanıtını verenlerden miyiz?
Örgütlü mücadeleye adım atınca, bitmez tükenmez hayallerimiz peşimizi bırakmaz. Bir yürüyüşte pankart taşıyıcı, bir basın açıklamasında metni okuyan, özgür bir eylemde ilk molotofu atan ya da milis kuvvetini yönlendiren, duvarlardaki sloganları nakşeden, bir devrimciyi uğurlarken gümbür gümbür bir devrim andı içtiren, askeri bir eylemde düşman karargahını yerle bir eden, bir dağın rüzgarını özgürleştiren, zindanda baş eğmezliğiyle dosta güven veren ve yürümek isteyenlere yol gösteren, yasaklı meydanları zapt edip emekçilerle halaya duran, bir kadın düşmanını
cezalandıran, zorlu bir teorik tartışmaya ufuk katan, en ihtiyaç duyulan anda su gibi okunan nitelikli yazıları yazan, kavgaya sanatsal üretimle soluk katan... Hele ki bir kadınsa devrimci birey, kavgaya dair kurulan hayallerin ucu bucağı yoktur. Çünkü tarihte kendine bir yol açmak ve savaşarak başarmak zorunda olduğu çok fazla nedeni vardır kadınların.
Kimimiz "gülmek bir halk gülebiliyorsa gülmektir" diyerek, kimimiz toplumsal adaletsizliklere karşı, kimimiz ekonomik, demokratik haklarımızı alabilmek için, kimimiz bilimsel eğitim talebiyle, kimimiz cinsiyet çelişkisinden dolayı maruz kaldığımız saldırılar karşısında kadınlığımızı  boynumuzda bir prangaya dönüştürerek değil, onurlu bir insan olarak yaşama isteğiyle, kimimiz komşusu açken tok yatamadığı için, kimimiz çocukların, evet yalnızca çocukların aç ve açıkta kalmadan, bedenleriyle birlikte ruhları da örselenmeden büyüyebilmeleri için katıldık devrimci savaşıma. En nihayetinde eşitlik, adalet ve özgürlük yoksunluğunu hissettiğimiz, yaşadığımız, bilince çıkardığımız için devrimcileştik, militanlaştık.
Peki bugün, devrimciliğe ilk adım attığımız zamanda ve sonraki süreçlerde bizi örgütlü­partili devrimciliğin zorunluluk olduğuna ikna eden olgularda işçiler, yoksullar, ezilenler adına değişen ne var? Onurumuzla direnmekten, mücadeleye dişimizle­tırnağımızla emeğimizi katmaktan vazgeçmemize neden olacak, kendimize rahat yaşam koşulları yaratmaya koşmamıza yol açacak ne olabilir ki? Sosyalizm savaşımında proletaryanın safında yer alarak kavgayı büyütmede emeğimizi esirgememe yaklaşımıyla, bireysel çıkarlarımız için değil de insanlık için yaşamımızı
düzenlemekte karar kılmışken, bu kararımızdan neden vazgeçelim ki? Sömürü mü ortadan kalktı?
Dünyaya toplumsal adalet mi hakim oldu? İnsanlık onuru toplumun temel bir ölçütüne mi dönüştü?
Yoksulluk mu son buldu? Kadın cinsi ve farklı cinsel yönelimler toplumsal erkekliğin şiddetinin her türlüsünden, tecavüzden, vahşice atledilmekten mi kurtuldu? Kürt ulusu ve ulusal topluluklar ile başta Aleviler olmak üzere diğer inanç toplulukları, egemen ulus ve inançla eşitlendiler mi? Eğitim ücretsiz, anadilinde ve bilimsel niteliklere mi kavuştu?
Hepimizin vereceği tek bir cevap var! Hayır!
Daha da ötesi, sömürü katmerlendi, zulüm katmerlendi. İnsanlık onuru daha fazla çiğnenir oldu.
Toplumsal eşitsizlikler yoğunlaştı. Devrim ihtiyacı ve zorunluluğu şiddetlendi.
Hakaret, psikolojik şiddet, gözaltı, tutuklama, işkence, erkek devlet şiddeti, katliamların
süreklileştirilmesi, mezarlıkların bombalanması, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, artan işsizlik, artan yoksulluk... 20 Temmuz Suruç katliamından itibaren bütün bunları yaşadı Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçileri ve ezilenleri. Devrimciler, Kürt ulusal demokratik hareketi bunları püskürtmek için mücadele etti. Ağır bedeller omuzlandı.
Suruç ve Ankara katliamlarını yaşayan bir partinin militanları, taraftarları olarak, en yakınımızdakileri, belki en çok sevdiklerimizi saniyeler içinde kaybetmenin ne demek olduğunu bizzat yaşadık. Nasıl üstesinden geldik, nasıl bir an bile duraksamadan "düş yolcuları"nın yolundan
yürümeye devam ettik?
Asya Yüksel ve Mehmet Tunç'un, halklarını yalnız bırakmak bir yana, asla beyaz bayrakla dışarı çıkmayacaklarını, halkın kendileriyle gurur duymasını istedikleri ve ölüme giderken bile direnenleri selamladıkları o tarihe kayıt düşülen unutulmaz son sözlerini düşünelim. Yanı başında çatışmada ölümsüzleşen yoldaşlarının acısı içini parçalarken, diğer taraftan bu acıya teslim olmayarak son nefesine kadar aynı cesaret ve kararlılıkla savaşan Komutan Zeryan'ın, özyönetim direnişleri anında, eskisinden farklı olarak, artık yanı başlarında son nefesini vermiş yoldaşlarının naaşlarıyla birlikte savaşmayı da öğrendiklerini okuduğumuz özyönetim direnişi günlüklerini düşünelim.
Komutan Çiyager'in "ne olursa olsun, son muhteşem olacak" sözlerini, o tarihsel haklılık ve geleceğe inanç haykırışını hatırlayalım.
Partisinin şu ya da bu nedenle aldığı kararla, bir emekçinin evinde aylar boyu, sokağın pratik koşturmacasının dışında kaldığı, alıştığı yoldaş paylaşımlarının sıfırlandığı, TV dışında hiçbir yazılı-görsel basınla ve sosyal medya ağıyla kural olarak ilişkilenmediği koşullarda devrimciliğini yüksek bir disiplinle üretmek zorunda olan komünistleri düşünelim. Bu zaman dilimini çarçur etmeden, okuyarak, biriktirdiklerini yazınsal üretimle buluşturma gayretlerini düşünelim. Belki de yıllarca yalnızca yerüstü cephesi devrimciliğiyle kendini var etmiş bir yoldaşın sabırla, özenle kendini bu zorunluluğa uyarlama yönlü iç mücadelesinin kolay olduğu söylenebilir mi? Tek başına ama kendini asla yalnızlık girdabına kapılmadan, coşkuyla, umutla her günümüzü komünist bir disiplinle verimli kılmak, sokakta bir eylemi örgütlemekten daha kolaydır diyebilir miyiz?
Peki Yeliz ve Şirin'in, faşist katil sürülerinin silah ve bombalarına karşı, fiziki olarak son derece elverişsiz koşullara rağmen, canları pahasına çatışarak direnmeleri ne söylüyor bize? Öyle ki, aynı katil sürülerinin komünist gerillaların ve devrimcilerin üslerine ellerini kollarını sallayarak girme cesaretini gösteremeyeceği günleri bedel ödeyerek hazırladıkları gerçeğini bugün yaşadıklarımız göstermiyor mu?
Ya onlarca akademisyenin, eğitim emekçisinin, işlerine son verilerek açlıkla terbiye edilme hesaplarına karşı, tüm bu faşist baskıya karşı, "ağaç kökü yeriz ama asla biat etmeyiz" onurlu çıkışının bir sözü yok mu tereddüde kapılana?
Sokağın sessizleştiği ve itiraz etmenin zorlaştığı en kritik süreçlerde, kadınların birleşik kadın hareketini örgütleme iradesini kuşanarak, saray diktatörlüğüne karşı durması cesaret kırılmasına karşı güçlü bir iyileştirici değil mi?
Tutsak devrimcilerin mahkemeleri faşizme meydan okuma imkanına çevirmeleri, direne direne kazanma ama mutlaka kazanma inanç ve özgüveninin duvarları aşması, halkları sarmalaması aydınlatmıyor mu devrimci yürekleri?
Neden tüm bunlar değil de, faşizmin zorbalığı baskın gelsin bir devrimci bireyin iç savaşımında?
Şu ya da bu gerekçe bunu haklı çıkarabilir mi?
Sömürü ve zulüm de, onları yok etme, yepyeni bir hayat, yepyeni bir dünya kavgası da sürüyor.
Şu ya da bu gerekçeyle kavganın, örgütlü yaşamın dışında kalmak, küçük burjuva bireyciliğine, aydın bireyciliğine kapılmak, bireysel huzur, bireysel zevkler, bireysel rahatlık kafeslerine girmek, kapitalist düzenin ve değişik tipte burjuva rejimlerin izin verdiği sınırlar içinde "solculuk" yapmak elbette mümkündür. Bu da, kendi tarihini yapan insanın gireceği yollardan biridir. Fakat o yol, kimseye onur da, insani mutluluk da kazandırmamıştır. Kazandıramaz da. En fazlasından gönüllü köleler sürüsünün bir eklentisi olmaya yol açar ki, gönüllü kölelik bilinçsiz kölelikten bin kez ağır bir durumdur.

Polen Sarya

 

 

Arşiv

 

2019
Temmuz Mayıs
2018
Ekim Ocak
2017
Kasım Ağustos
Mayıs Şubat
2016
Eylül Temmuz
Şubat
2015
Aralık

 

Kapitalizme, Faşizme, Sömürgeciliğe, Erek Egemen Sisteme Boyun Eğmeyeceğiz
fc Share on Twitter

 


Tarih, gelecek için kavga verip
yitmiş bile olsa, insanlık için
vuruşanları hiç unutmaz!" 

Şeyh Bedrettin

Devrimci partiler, örgütler ve tek tek devrimciler için kolay zamanlardan geçilmediği aşikar. Son birkaç yıldır faşist politik islamcı diktatörlüğün ezme, katliamlarla imha etme, yoğun bir biçimde baskılayarak yönsüz kılma ve sonucunda politika yapamaz hale getirme saldırısı kapsamlı ve
derinlikli yaşanıyor. Düşmanın fiziken ve ideolojik olarak bunu başarmasının birincil kıstasının örgütsüzleştirmek (ve buna bağlı çorap söküğü gibi gelen bir dizi olumsuzluk) olduğunu biliyoruz. Tam da burada, devrimci militanın neye odaklandığı, nasıl düşündüğü, duygulanım biçimi, hareket tarzı, yani yaşamda neyi, nasıl eylediği kritik önem taşıyor. Her gözaltı ve tutuklama sonrası düşmana kini ve öfkesi sınıf kiniyle bütünlenerek yeni bir boyut mu kazanacak, yoksa "ben" kaygısı bilincini köreltip yalnızca kendi işi-aşı-aşkı-ailesi-mutluluğu derdine mi düşecek? Devrimci mücadelenin ölümsüzlük, gazilik, tutsaklık gibi zorunlu bedellerini göğüsleme gücünü büyüterek direnmeyi ve kazanmayı mümkün kılanlardan mı olacak, yoksa her seferinde karamsarlığa kapılıp daha da yalnızlaşmayı seçerek, kendini zamanla umutsuzluk girdabına mı salacak?
Devrimci mücadelenin iyi bilinen zorluklarına ve hatta daha da ağırlaşan koşullarına rağmen neden devrimcilikte karar kıldık? Neden bu özveriyle el ele yürünecek yolculuğa çıkmayı istedik?
Nasıl devrimci olmuştuk, hangi etken veya etkenler sağlamıştı ilk adımı atmamızı? Sevdiğimiz bir arkadaşımız mı, hayranlık duyduğumuz bir abi ya da ablamız mı, bir akrabamız mı, tesadüfen okuduğumuz bir kitap ya da gazetede bahsi geçen bir olay mı, bir öğretmenimizin ilerici fikirleri mi, tesadüfen dinlediğimiz bir marş­ezgi ya da izlediğimiz bir film mi? Hangisi etkili devrimcileri tanıma isteğimizde? Ermeni soykırımıyla, Kürt halkının defalarca katliamlardan geçirilmesi ve ulusal inkarıyla, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, 1 Mayıs 77, 19 Aralık, Roboski, Suruç, Ankara, Sur, Cizre, Nusaybin gibi katliamlarla yüzleşmenin etkisiyle duygu ve düşünce dünyamızda yaşanan değişim mi? Hangi tarihsel bilgi ya da tanıklığın duygusu, hesap sorma, adalet arayışımızı tetikledi? Bir kadın veya lgbti+ olarak bize reva görülen hangi şiddet ve ayrımcılık bireysel ezilmişliğimizi toplumsallaştırma ihtiyacına sevk etti bizi?
Yoksa "devrimciliğe doğmak" diye tariflenen toplumsal mücadelelerin yükseliş dönemlerinde devrimci sorumlulukla hareket etmiş ve bunu bir yaşam tarzı haline getirmiş ailelerin çocukları olarak mı dünyaya geldik? Çocukların, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin hikayeleriyle büyütüldüğü ve onların adlarını aldığı, özgürlük, adalet, eşitlik, halkların kardeşliği gibi devrimci- sosyalist değerlerin sıkça sohbetlere konu olduğu bu tip ailelerde mi yetiştik? Ya da devrimcilerin yoğunlukta olduğu, büyük kentlerin nefes boruları olan küçük emekçi semtlerinde büyüyüp, kopmaz bir kardeşlik bağıyla devrimcilere bağlanıp, büyüyünce ne olmak istediğimiz sorulduğunda "devrimci" yanıtını verenlerden miyiz?
Örgütlü mücadeleye adım atınca, bitmez tükenmez hayallerimiz peşimizi bırakmaz. Bir yürüyüşte pankart taşıyıcı, bir basın açıklamasında metni okuyan, özgür bir eylemde ilk molotofu atan ya da milis kuvvetini yönlendiren, duvarlardaki sloganları nakşeden, bir devrimciyi uğurlarken gümbür gümbür bir devrim andı içtiren, askeri bir eylemde düşman karargahını yerle bir eden, bir dağın rüzgarını özgürleştiren, zindanda baş eğmezliğiyle dosta güven veren ve yürümek isteyenlere yol gösteren, yasaklı meydanları zapt edip emekçilerle halaya duran, bir kadın düşmanını
cezalandıran, zorlu bir teorik tartışmaya ufuk katan, en ihtiyaç duyulan anda su gibi okunan nitelikli yazıları yazan, kavgaya sanatsal üretimle soluk katan... Hele ki bir kadınsa devrimci birey, kavgaya dair kurulan hayallerin ucu bucağı yoktur. Çünkü tarihte kendine bir yol açmak ve savaşarak başarmak zorunda olduğu çok fazla nedeni vardır kadınların.
Kimimiz "gülmek bir halk gülebiliyorsa gülmektir" diyerek, kimimiz toplumsal adaletsizliklere karşı, kimimiz ekonomik, demokratik haklarımızı alabilmek için, kimimiz bilimsel eğitim talebiyle, kimimiz cinsiyet çelişkisinden dolayı maruz kaldığımız saldırılar karşısında kadınlığımızı  boynumuzda bir prangaya dönüştürerek değil, onurlu bir insan olarak yaşama isteğiyle, kimimiz komşusu açken tok yatamadığı için, kimimiz çocukların, evet yalnızca çocukların aç ve açıkta kalmadan, bedenleriyle birlikte ruhları da örselenmeden büyüyebilmeleri için katıldık devrimci savaşıma. En nihayetinde eşitlik, adalet ve özgürlük yoksunluğunu hissettiğimiz, yaşadığımız, bilince çıkardığımız için devrimcileştik, militanlaştık.
Peki bugün, devrimciliğe ilk adım attığımız zamanda ve sonraki süreçlerde bizi örgütlü­partili devrimciliğin zorunluluk olduğuna ikna eden olgularda işçiler, yoksullar, ezilenler adına değişen ne var? Onurumuzla direnmekten, mücadeleye dişimizle­tırnağımızla emeğimizi katmaktan vazgeçmemize neden olacak, kendimize rahat yaşam koşulları yaratmaya koşmamıza yol açacak ne olabilir ki? Sosyalizm savaşımında proletaryanın safında yer alarak kavgayı büyütmede emeğimizi esirgememe yaklaşımıyla, bireysel çıkarlarımız için değil de insanlık için yaşamımızı
düzenlemekte karar kılmışken, bu kararımızdan neden vazgeçelim ki? Sömürü mü ortadan kalktı?
Dünyaya toplumsal adalet mi hakim oldu? İnsanlık onuru toplumun temel bir ölçütüne mi dönüştü?
Yoksulluk mu son buldu? Kadın cinsi ve farklı cinsel yönelimler toplumsal erkekliğin şiddetinin her türlüsünden, tecavüzden, vahşice atledilmekten mi kurtuldu? Kürt ulusu ve ulusal topluluklar ile başta Aleviler olmak üzere diğer inanç toplulukları, egemen ulus ve inançla eşitlendiler mi? Eğitim ücretsiz, anadilinde ve bilimsel niteliklere mi kavuştu?
Hepimizin vereceği tek bir cevap var! Hayır!
Daha da ötesi, sömürü katmerlendi, zulüm katmerlendi. İnsanlık onuru daha fazla çiğnenir oldu.
Toplumsal eşitsizlikler yoğunlaştı. Devrim ihtiyacı ve zorunluluğu şiddetlendi.
Hakaret, psikolojik şiddet, gözaltı, tutuklama, işkence, erkek devlet şiddeti, katliamların
süreklileştirilmesi, mezarlıkların bombalanması, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, artan işsizlik, artan yoksulluk... 20 Temmuz Suruç katliamından itibaren bütün bunları yaşadı Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçileri ve ezilenleri. Devrimciler, Kürt ulusal demokratik hareketi bunları püskürtmek için mücadele etti. Ağır bedeller omuzlandı.
Suruç ve Ankara katliamlarını yaşayan bir partinin militanları, taraftarları olarak, en yakınımızdakileri, belki en çok sevdiklerimizi saniyeler içinde kaybetmenin ne demek olduğunu bizzat yaşadık. Nasıl üstesinden geldik, nasıl bir an bile duraksamadan "düş yolcuları"nın yolundan
yürümeye devam ettik?
Asya Yüksel ve Mehmet Tunç'un, halklarını yalnız bırakmak bir yana, asla beyaz bayrakla dışarı çıkmayacaklarını, halkın kendileriyle gurur duymasını istedikleri ve ölüme giderken bile direnenleri selamladıkları o tarihe kayıt düşülen unutulmaz son sözlerini düşünelim. Yanı başında çatışmada ölümsüzleşen yoldaşlarının acısı içini parçalarken, diğer taraftan bu acıya teslim olmayarak son nefesine kadar aynı cesaret ve kararlılıkla savaşan Komutan Zeryan'ın, özyönetim direnişleri anında, eskisinden farklı olarak, artık yanı başlarında son nefesini vermiş yoldaşlarının naaşlarıyla birlikte savaşmayı da öğrendiklerini okuduğumuz özyönetim direnişi günlüklerini düşünelim.
Komutan Çiyager'in "ne olursa olsun, son muhteşem olacak" sözlerini, o tarihsel haklılık ve geleceğe inanç haykırışını hatırlayalım.
Partisinin şu ya da bu nedenle aldığı kararla, bir emekçinin evinde aylar boyu, sokağın pratik koşturmacasının dışında kaldığı, alıştığı yoldaş paylaşımlarının sıfırlandığı, TV dışında hiçbir yazılı-görsel basınla ve sosyal medya ağıyla kural olarak ilişkilenmediği koşullarda devrimciliğini yüksek bir disiplinle üretmek zorunda olan komünistleri düşünelim. Bu zaman dilimini çarçur etmeden, okuyarak, biriktirdiklerini yazınsal üretimle buluşturma gayretlerini düşünelim. Belki de yıllarca yalnızca yerüstü cephesi devrimciliğiyle kendini var etmiş bir yoldaşın sabırla, özenle kendini bu zorunluluğa uyarlama yönlü iç mücadelesinin kolay olduğu söylenebilir mi? Tek başına ama kendini asla yalnızlık girdabına kapılmadan, coşkuyla, umutla her günümüzü komünist bir disiplinle verimli kılmak, sokakta bir eylemi örgütlemekten daha kolaydır diyebilir miyiz?
Peki Yeliz ve Şirin'in, faşist katil sürülerinin silah ve bombalarına karşı, fiziki olarak son derece elverişsiz koşullara rağmen, canları pahasına çatışarak direnmeleri ne söylüyor bize? Öyle ki, aynı katil sürülerinin komünist gerillaların ve devrimcilerin üslerine ellerini kollarını sallayarak girme cesaretini gösteremeyeceği günleri bedel ödeyerek hazırladıkları gerçeğini bugün yaşadıklarımız göstermiyor mu?
Ya onlarca akademisyenin, eğitim emekçisinin, işlerine son verilerek açlıkla terbiye edilme hesaplarına karşı, tüm bu faşist baskıya karşı, "ağaç kökü yeriz ama asla biat etmeyiz" onurlu çıkışının bir sözü yok mu tereddüde kapılana?
Sokağın sessizleştiği ve itiraz etmenin zorlaştığı en kritik süreçlerde, kadınların birleşik kadın hareketini örgütleme iradesini kuşanarak, saray diktatörlüğüne karşı durması cesaret kırılmasına karşı güçlü bir iyileştirici değil mi?
Tutsak devrimcilerin mahkemeleri faşizme meydan okuma imkanına çevirmeleri, direne direne kazanma ama mutlaka kazanma inanç ve özgüveninin duvarları aşması, halkları sarmalaması aydınlatmıyor mu devrimci yürekleri?
Neden tüm bunlar değil de, faşizmin zorbalığı baskın gelsin bir devrimci bireyin iç savaşımında?
Şu ya da bu gerekçe bunu haklı çıkarabilir mi?
Sömürü ve zulüm de, onları yok etme, yepyeni bir hayat, yepyeni bir dünya kavgası da sürüyor.
Şu ya da bu gerekçeyle kavganın, örgütlü yaşamın dışında kalmak, küçük burjuva bireyciliğine, aydın bireyciliğine kapılmak, bireysel huzur, bireysel zevkler, bireysel rahatlık kafeslerine girmek, kapitalist düzenin ve değişik tipte burjuva rejimlerin izin verdiği sınırlar içinde "solculuk" yapmak elbette mümkündür. Bu da, kendi tarihini yapan insanın gireceği yollardan biridir. Fakat o yol, kimseye onur da, insani mutluluk da kazandırmamıştır. Kazandıramaz da. En fazlasından gönüllü köleler sürüsünün bir eklentisi olmaya yol açar ki, gönüllü kölelik bilinçsiz kölelikten bin kez ağır bir durumdur.

Polen Sarya