Hataları fırsatlara dönüştürmek
Share on Facebook Share on Twitter
 
Diğer yazılar
 

 

 

01 Ağustos 2011 /

 

Kendi hatalarımıza karşı mücadele etmemiz gerektiğini her devrimci gibi ben de biliyor ve önemsiyordum. Fakat bilmenin ve önemsemenin ne kadar göreceli bir şey olduğunu son dönemde yer aldığım bir çalışma sürecinde daha iyi anladım. Kendi zaaflarımı, eksik yanlarımı ve hatalarımı az çok biliyordum, ancak onlarla yüzleşmeyi ve onları aşma iradesini göstermeyi acil bir ihtiyaç olarak hissetmedim. Hatalarım üzerinde sistemli çalışmak ve kendimi değiştirmek için her günkü görev ve sorumluluklarım sürecinde, somut olarak elle almadım ya da uzlaştım. Sadece tesbit ettim; fakat nasıl değiştireceğim sorunu üzerinde yeterince yoğunlaşamadım. Somut planlamadığın ve bir hedefe bağlamadığın bir işi kendiliğindenciliğe bırakmış olursun ki, bu da irade ortaya koymamak, durumla uzlaşmaktan başka bir şey değildir.
Kuşkusuz çok iddialı ve kararlı olma hallerimin kimi durumlarda beni aceleciğe ve mükemmeliyetçiliğe götürebildiğini gördüm. Kendimle iç mücadeleye tutuşurken, bu denge iyi kurmam gerekiyor. Hem kararlı ve hem de sabırlı olmayı bilmek, hataları doğru ve düzgün bir şekilde ele almak ve bir enerjiye dönüştürmek bakaımından önemlidir. Ve yine, değişmek ve değiştirmek için hem cesur hamleler ve kopuşlar ve hem de uzun soluklu olmak şarttır.
Hata ve eksikliklerimin gösterilmesi veya da görmem ben de güçlü bir enerji açığa çıkardı. Onları birlikte tartıştık/gördük; kaynaklarını açaya çıkarttık/analiz ettik. Artık onları aşmak benim öz disiplinime ve kollektif ortamımızın değiştirici/dönüştürücü gücüne kalmıştır. Ve tabii ki, günlük yaşamda alışkanlıklarımızı yenmenin yolu da buradan geçmektedir. Hatalara ve eksiklere karşı tutum sadece 'büyük anlarla' ölçülmez; tam tersine esas zor ama önemli olan 'ufak tefek' şeylerdir. Örneğin, sofradan kalkıp hemen işime başlayabiliyor muyum? Tek başıma kaldığımda aynı saatte kalkabiliyor muyum? Kendi moralim bozuk oldu için yoldaşıma karşı kaba davranıyor muyum? Bugün kaç sayfa okudum? Dün yeni olan ne öğrendim?.. Bu gibi 'küçük' ya da 'ayrıntı'lı, ama somut olan konularda ne kadar mücadele veriyoruz, üzerinde ne kadar çalışıyoruz? Diyelim ki sorun küçük burjuva gururumuzdadır. Peki bunu günlük davranışlarımızda ve duygularımızda ne kadar ve nasıl sorguluyoruz ya da ilişkileniyoruz? Ayrıntı gibi gelen anlık zayıflıklarımız, rahatçılığımız, 'bir şey olmaz' tutumlarımız, vb. aslında tam da köklü dönüşüme direnen ruh halimizi ortaya koymaktadır. Kendimize yönelik çok rahatız. Demek ki, devimci bir yaşamı ve devrimci kişilik özelliklerini yeterince içselleştirememişiz, bunlar, doğal refleksler halinde kendimizle ve ortamlarımızla kurduğumuz ilişki ve ortamlarımıza yeterince hükmedememektedir. Demek ki, bütünlüklü bir devrimci kişilik oluşturamamışız. Ve en kötüsü de, bunu bilmek ve bu durumla barışık olmaktır. Kendi gerçeğimle açıktan yüzleştiğim ölçüde, artık yeni bir cephede, hata ve eksikliklerimle hesaplaşma ve aşma cephesinde önemli bir enerji açığa çıkardığımı ve bunu bir güce dönüştürebilecek yöntemler kazandığımı da görüyorum. Artık sorunlar söz konusu olduğunda eskisi gibi, ayrıntı deyip geçmeyeceğim. 5 dakikayı da, 1 kelimeyi de önemsememezlikten gelmemem gerektiğini artık iyi biliyorum. Bu süre için de öğrendiğim şeylerden biridir bu.
Lenin'in hatalara karşı mücadele düşmana karşı mücadeleden ayrı düşünülemeyeceğini söylerken bir gerçeği ne kadar da doğru vurguladığını şimdi daha iyi anlıyorum. Düşman dışımızda oldu kadar içimizdedir de. Burjuva dünya görüşünün, yaşam tarzının ve alışkanlıklarının etkileri ya da yansımaları olan hata ve zaaflarımız içimizdeki düşman değilse nedir? Demek ki, onları çok ama çok önemsemeliyiz. Sorun biraz da düşman algımızla ilgilidir. Hata, zaaf ve eksikliklerimizi içimizdeki düşman olarak tanımlamak kesinlikle abartılı bir vurgu değildir. Biz, çoğu örneğinde görüldüğü gibi, düşman güçlü oldu için yenilmiyoruz. Biz, yetersiz kaldığımız, ya da kendimizi yenileyemediğimizde zaman yenilgiye uğruyoruz. Nesnel tarihsel koşullar bizden yana, teorik temelimiz, yön ve perspektifimiz belli, dayanabileceğimiz sayısız tecrübe ve deney var, işçi sınıfı ve ezilenler yoğun bir alternatif arayışında, artık kalanı da bizden olsun.
Büyük ya da küçük başarı ve başarısızlıklarda, zamanında yapılan ve yapılamayan işlerde, parti çalışmasının bütün alanlarında özne tümüyle biz olduğumuza göre, hata ve eksikliklerimizle de böyle ilişkilenmemiz gerekmiyor mu? Yapılamayan ya da aksayan işleri kendi dışımızda değil, kendi eksiğimiz olarak değerlendirdiğimiz; buradan sorunun kaynağına yöneldiğimiz ve çözüm gücü olarak somut olarak kendimize rol biçtiğimiz ölçüde kendimizle hesaplaşabilir ve de kendimizi yenileyebiliriz. Eğer partimizin herhangi bir işi olmamışsa, gecikmişse ya da başarısız olmuşsa, bunun sorumlusu bizler değil miyiz? Ya hatayı bizzat kendimiz yaptık ya da yoldaşların hatalarıyla yeterince mücadele edemedik. Demek ki, hata ve eksiklikler somuttur; öyleyse onlara karşı mücadele de somut olmalıdır. Bu süreçte kendi gelişimimi doğru yönetmek bakımından da hata ve eksikliklerle mücadelenin de somut olarak örgütlemenin yaşamsal önemini gördüm. Ve en az bunun kadar önemli olan bir şey de bunu yöntemlerini kollektif olarak yönetmeyi başarmaktır.
Hata, zaaf ve eksiklikler, devrimci gelişmeyi zayıflatır, sekteye uğratır. Böyle olduğu içindir ki, hatalarla yüzleşmede, beş dakika geç kalıyorsam, devrimi de beş dakika geciktirdim bilinciyle hareket etmek anlamına gelir. Görevimi özensiz ve yüzeysel yapıyorsam, şehitlerin bakışlarını üzerimde sürekli hissetmiyorum demektir. Faaliyet yürüttüğüm alanda fırsatları zamanında ve gerektiği gibi değerlendiremiyorsam, bu ayaklanmayı kaçırdığım anlamına gelir. Genç bir yoldaşı yönetemiyorsam, kitleye önderlik yapamıyorum demektir. Bir yoldaşın zaafına karşı 'sevgi' ile mücadele etmesem, yoldaşlığı nasıl kavradığım açığa çıkar. Demek ki, hata ve zaaflarımızın anlamı bu kadar derindir ve aynı zamanda sorun bu kadar ideolojiktir de.
Hatalarımızı bilmek yetmez; daha da önemlisi onları aşabilmektir. Oysa, başkalarının eksiklerini daha rahat sayıp dökeriz; ne var ki, kendi hatalarımız için aynı rahatlığı göstermeyiz. Böylesi liberal ve bencil bir yaklaşımla hataların aşılamayacağını daha iyi gördüm. Salt hatalardan bahs ederek bir yere varılamaz; onlarla cepheden mücadele edebilmeliyiz. Açık ki, devrimi ilgilendiren her hangi bir sorun dışımızda bir şey olamaz, bizzat bizim dert edip çözmemiz gerekiyor. Kendi hata ve eksiklerimizi ancak kendimiz düzeltebiliriz ve düzelteceğiz.
Bireyin kendi hata ve eksikliklerine karşı mücadele tabi ki önemlidir; fakat bu kendi başına yeterli değildir. Burada kollekfif ortamlar ve sistemlerin gücü de önemlidir. Biz, bireylerden ziyade sistemleri esas alacağız. Bu doğru. Başkaların zayıflıkları bizim için bahane ya da kıstas olamaz 'Ama fılan yoldaş da böyle yaptı' diye bir gerekçe olamaz. Kural ve standartlara herkesin aynı şekilde uyması ortamı farklılaştıracağı gibi, bireylerin kendi hata ve eksiklikleri üzerinde sistemli olarak çalışmalarnı ve kendi gelişimlerini yönetmeyi de kolaylaştıracaktır..
Kadroların hatalarıyla yüzleşmeleri ve hesaplaşmaları için özel mekanizma ve sistemlerin varlığının ne kadar etkin olduğunu son süreçte çok net gördüm. Hata ve eksiklerle mücadeleyi somut bir iş olarak algıladığımızda, somut sonuçlar alırız. Kendimizi sadece periyodik eleştiri-özeleştiri toplantılarında değil, sürekli, açık ve acımasız bir eleştiricilikle kendimizle yüzleşiyorsak çok daha net ve kapsamlı sonuçlara varırız. 'Acımasız'lık kelimesi belki bize ters gelir ve tarz olarak pek alışkın olmadığımız bir şey, ancak şimdi tam da ona ihtiyacımız var. 'Acımasızlık', hatalara karşı acımasızlıkır, kişilere değil; çıplak, açık ve direkt hataları ortaya koyarak özgür bir ortamda birbirimize eleştiri aracılığıyla kucaklamak demektir. Düşmana karşı acımasızlık, hatalarımıza karşı da acımasızlık olarak, devrimci irade gücü olarak yansıyabilmelidir. Tabii yoğun eleştiri altında sıkı durmakta zorlanabiliriz; ancak nasıl ki, düşmanla çatışmadan kaçmıyorsak, aynı şekilde kendimizden de kaçamayız/kaçmamalıyız. Küçük burjuva gururunu, rahatçılığını ve statükoculuğunu yıkmadan değişimin yolunu açamayız. Yöneticiler ya da yeni genç yoldaşlar kim olursa olsun fark etmez, herkes hem eleştiren, hem de eleştirilen olabilir. Bazı eleştiriler ilk olabilir, haksız ya da abartılı gelebilir; fakat bir eleştirinin % 95'i yanlış olsa bile, geri kalan % 5'inin yine de değerli olacağını varsaymamız ve önemsememiz gerekir. Çünkü yapılan her eleştiri, bir fırsattır ve özgürleşme yürüyüşünde bir güce dönüştürülebilir ve de dönüştürülmelidir.
Eleştiri yaparken kuşkusuz dil, uslüp ve yöntem gibi sorunlar da önemlidir. Eleştirilerimizle, eleştirdiğimiz yoldaşın gelişimini mi esas aliyoruz, yoksa kendimize benzetmeye mı çalışiyoruz? Eleştirilerin oynayacağı rol önemlidir. Eleştiri adına kendi doğrularımı dayattığımda ya da tepkisel davrandığımda etkili olmadığımı, yeterince anlaşılmadığımı da gördüm, Demek ki, eleştirilerin rolünü oynayabilmesi için yapıcı ve ikna edici olması, eşit ilişkilenilen bir zeminde geliştitilmesi de gerekir.
Hatalarla daha örgütlü ve sistematik ilişkilenmek bakımından denetim de somut olmalıdır. Bir sonucu, bir yaptırımı olmalıdır. Eğer devrimci bir savaş örgütüysek, sadece 'kusura bakmayın' demekle yaklaşamayız; savaş koşulları askeri bir disiplin de gerekteriyor ve bu sadece askeri alan için geçerli değildir. Bizim disiplinimiz elbette kör bir disiplin değildir; bilinclidir, ve bunlar çelişmez. Yaptırım salt bir ceza algısıyla kurgulanmamalıdır; kişinin kendi eksiklerini ve sınırlarını görebilmesi ve giderebilmesi için de bir rol oynar. Bir yoldaş görevini yapmiyorsa aynı yerde kalmamalıdır. Pragmatizm ('başka kimse yok, mecburum') bizi hatalarla uzlaşmaya süreklememelidir. Aksi halde hem ilgili yoldaşa ve hem de faaliyete haksızlık etmiş oluruz. İddiamız büyük olduğuna göre, hatalarla uzlaşmak gibi bir lüksümüz de yoktur.
Disiplinli, sıkı ve 'acımasız' olacağız. Fakat iki konuya da dikkat etmemiz gerekiyor. Birincisi; mükemmeciliği düşmemeliyız. Her şeyin hemen anında değişebileceğini beklersek, bu hayalkırıklığı yaratır ve motivasyonda düşüşe yol açar. Sabırlı olmak ve uzlaşmak ne kadar farklı şeyler! Bir eleştiriyi zamanında ve yerinde yapmak önemlidir. Aynı eleştiriyi, hemen, karşındakinin durumunu hesaba katmadan söyler ve o anda kendini rahatlatma yoluna gidersen bunun rolü farklı olur. Ve etki gücü de doğal olarak çok daha farklı olur. Sabırlı olmanın sadece bekleyebilmek anlamına gelmediğini gördüm, Drüst olursak, mükemmelciliğin kaynağı en iyisini yapma cabbası değildir. Kaynağını daha çok kolaycı davranmaktan ve kimi durumlarda küçük burjuva gururuna yenilmekten almaktadır. Emek vermeden hemen sonuç almak istiyoruz; hata ve eksikleri kendimize yakıştıramıyoruz. Ancak çok açık ki değişmek ve değiştirmek bir süreçtir. Hemen yapıp ve kurtulmak diye bir şey yoktur. Diyalektik düşünüyorsak, değişimin de zaman isteyen, hiçbir zamanda bitmeyen, tamamlanamayan bir iş olduğunu, bir devrimci yaşam tarzı olduğunu da asla unutmayacağız. Konular ve düzeyler değişebilir, ancak kendimizi ve yanı başımızdaki yoldaşımızı sorgulama işi bitmez.
Kendi hedeflerimiz dokunabilecek bir mesafe de olmalı, yoksa başarısızlık duygusu, özgüven krizleri, vs. değişimi yavaşlatır. Mesela 1 ay içinde nereden nereye varacağız, hangi konuya öncelik verip başlaycağız, birinci hedefimiz nedir gibi adım adım kendimize bir gelişme planı yapabiliriz. Bu gelişim plan sadece kaç kitap okuyacağiz ile sınırlı olmamalıdır. Mesela duygu dünyamızı da gözden geçirip örgütlememiz lazım. Duyguların değişimi planlanabilinir mi? Bence evet! Hatta kendimze daha iya anlamak ve hakim olabilmek için vazgeçilmezdir de. Niye bu lafa o kadar bozulduk, bir yoldaşın eksikliği niye bizi bu kadar kızdırıyor, bu eleştiri niye bize daha fazla dokunuyor, bu davranışa niye bu kadar tepki duyuyuruz gibi soruları kendimize sormalıyız. Bir birliktelikten beklentemiz nedir, bize ne niye mutlu ediyor ya da üzüyor ve bu duyguların feodal ya da burjuva değerlele nasıl bir bağ var? Farklı bir şekilde hissetmek öğrenilir mi? Evet; duygular bilincimize bağlıdır. Demek ki değişim planımıza alışkanlıklarımızı ve duygularımızı da eklemeliyiz. Elbette kendi değişimizi örgütlerken, yoldaşlarla paylaşarak, onlara danışarak kolektifin gücüne de baş vuracağız. Ve onu hep yanıbaşımızda hissedebilmeliyiz.
Mükemmeliyetciliğe düşmemekten daha önemli olan ve ihmal etmememiz gereken ikinci bir nokta var: coşku! Devrimciler her şeyden önce severek ve gönüllü calışır ve yaşar. Asık suratlı olmak bize yakışmaz. Bunu, ajitasyon olsun, hadi gülümse diye söylemiyorum. Gerçekten heycan duymuyorsak, göreve giderken kalp atışlarımız hızlanmıyorsa, halkın üzüntüleri bizi üzmüyor ve sevinçleri bizi sevindirmiyorsa, devrimciliğimizde ciddi bir sorun var demektir.
İnsanlık ve yoldaşlık sevgisini dolu dolu hissetmek ideolojşk bir sorundur. Düşmana karşı ne kadar kin ve öfke duyuyarsak, halklarımızı ve yoldaşlarımızı da o kadar çok seviyoruz. Bu köhne düzeni bir an önce yıkmak, yeni bir dünya, sosyalist ve komünist bir dünya için her gün, her saat çalışmazsak, kendi bütün yaşamımızı buna göre örgütleyemezsek, her hangi bir memurdan farkımız kalmaz: bunun sonucu sıradanlaşma ve rutinleşmedir. Yaptığımız işi coşkulu yapmasak, inisyiatif, zafere inanç ve ikna gücü çıkmaz. Coşku, enerji dolu olmak demektir, Boş durmamaktır. Bir an önce işe girişmek ve sonuç almak, kendini tamamiyle işine vermektir. Coşku, önemsemek demektir. Coşku, devrimi şimdiden ve her gün yaşamak demektir.
G. SOLİN

 

 

Arşiv

 

2019
Aralık Kasım
Temmuz Mayıs
2018
Ekim Ocak
2017
Kasım Ağustos
Mayıs Şubat
2016
Eylül Temmuz

 

Hataları fırsatlara dönüştürmek
fc Share on Twitter
 

 

 

01 Ağustos 2011 /

 

Kendi hatalarımıza karşı mücadele etmemiz gerektiğini her devrimci gibi ben de biliyor ve önemsiyordum. Fakat bilmenin ve önemsemenin ne kadar göreceli bir şey olduğunu son dönemde yer aldığım bir çalışma sürecinde daha iyi anladım. Kendi zaaflarımı, eksik yanlarımı ve hatalarımı az çok biliyordum, ancak onlarla yüzleşmeyi ve onları aşma iradesini göstermeyi acil bir ihtiyaç olarak hissetmedim. Hatalarım üzerinde sistemli çalışmak ve kendimi değiştirmek için her günkü görev ve sorumluluklarım sürecinde, somut olarak elle almadım ya da uzlaştım. Sadece tesbit ettim; fakat nasıl değiştireceğim sorunu üzerinde yeterince yoğunlaşamadım. Somut planlamadığın ve bir hedefe bağlamadığın bir işi kendiliğindenciliğe bırakmış olursun ki, bu da irade ortaya koymamak, durumla uzlaşmaktan başka bir şey değildir.
Kuşkusuz çok iddialı ve kararlı olma hallerimin kimi durumlarda beni aceleciğe ve mükemmeliyetçiliğe götürebildiğini gördüm. Kendimle iç mücadeleye tutuşurken, bu denge iyi kurmam gerekiyor. Hem kararlı ve hem de sabırlı olmayı bilmek, hataları doğru ve düzgün bir şekilde ele almak ve bir enerjiye dönüştürmek bakaımından önemlidir. Ve yine, değişmek ve değiştirmek için hem cesur hamleler ve kopuşlar ve hem de uzun soluklu olmak şarttır.
Hata ve eksikliklerimin gösterilmesi veya da görmem ben de güçlü bir enerji açığa çıkardı. Onları birlikte tartıştık/gördük; kaynaklarını açaya çıkarttık/analiz ettik. Artık onları aşmak benim öz disiplinime ve kollektif ortamımızın değiştirici/dönüştürücü gücüne kalmıştır. Ve tabii ki, günlük yaşamda alışkanlıklarımızı yenmenin yolu da buradan geçmektedir. Hatalara ve eksiklere karşı tutum sadece 'büyük anlarla' ölçülmez; tam tersine esas zor ama önemli olan 'ufak tefek' şeylerdir. Örneğin, sofradan kalkıp hemen işime başlayabiliyor muyum? Tek başıma kaldığımda aynı saatte kalkabiliyor muyum? Kendi moralim bozuk oldu için yoldaşıma karşı kaba davranıyor muyum? Bugün kaç sayfa okudum? Dün yeni olan ne öğrendim?.. Bu gibi 'küçük' ya da 'ayrıntı'lı, ama somut olan konularda ne kadar mücadele veriyoruz, üzerinde ne kadar çalışıyoruz? Diyelim ki sorun küçük burjuva gururumuzdadır. Peki bunu günlük davranışlarımızda ve duygularımızda ne kadar ve nasıl sorguluyoruz ya da ilişkileniyoruz? Ayrıntı gibi gelen anlık zayıflıklarımız, rahatçılığımız, 'bir şey olmaz' tutumlarımız, vb. aslında tam da köklü dönüşüme direnen ruh halimizi ortaya koymaktadır. Kendimize yönelik çok rahatız. Demek ki, devimci bir yaşamı ve devrimci kişilik özelliklerini yeterince içselleştirememişiz, bunlar, doğal refleksler halinde kendimizle ve ortamlarımızla kurduğumuz ilişki ve ortamlarımıza yeterince hükmedememektedir. Demek ki, bütünlüklü bir devrimci kişilik oluşturamamışız. Ve en kötüsü de, bunu bilmek ve bu durumla barışık olmaktır. Kendi gerçeğimle açıktan yüzleştiğim ölçüde, artık yeni bir cephede, hata ve eksikliklerimle hesaplaşma ve aşma cephesinde önemli bir enerji açığa çıkardığımı ve bunu bir güce dönüştürebilecek yöntemler kazandığımı da görüyorum. Artık sorunlar söz konusu olduğunda eskisi gibi, ayrıntı deyip geçmeyeceğim. 5 dakikayı da, 1 kelimeyi de önemsememezlikten gelmemem gerektiğini artık iyi biliyorum. Bu süre için de öğrendiğim şeylerden biridir bu.
Lenin'in hatalara karşı mücadele düşmana karşı mücadeleden ayrı düşünülemeyeceğini söylerken bir gerçeği ne kadar da doğru vurguladığını şimdi daha iyi anlıyorum. Düşman dışımızda oldu kadar içimizdedir de. Burjuva dünya görüşünün, yaşam tarzının ve alışkanlıklarının etkileri ya da yansımaları olan hata ve zaaflarımız içimizdeki düşman değilse nedir? Demek ki, onları çok ama çok önemsemeliyiz. Sorun biraz da düşman algımızla ilgilidir. Hata, zaaf ve eksikliklerimizi içimizdeki düşman olarak tanımlamak kesinlikle abartılı bir vurgu değildir. Biz, çoğu örneğinde görüldüğü gibi, düşman güçlü oldu için yenilmiyoruz. Biz, yetersiz kaldığımız, ya da kendimizi yenileyemediğimizde zaman yenilgiye uğruyoruz. Nesnel tarihsel koşullar bizden yana, teorik temelimiz, yön ve perspektifimiz belli, dayanabileceğimiz sayısız tecrübe ve deney var, işçi sınıfı ve ezilenler yoğun bir alternatif arayışında, artık kalanı da bizden olsun.
Büyük ya da küçük başarı ve başarısızlıklarda, zamanında yapılan ve yapılamayan işlerde, parti çalışmasının bütün alanlarında özne tümüyle biz olduğumuza göre, hata ve eksikliklerimizle de böyle ilişkilenmemiz gerekmiyor mu? Yapılamayan ya da aksayan işleri kendi dışımızda değil, kendi eksiğimiz olarak değerlendirdiğimiz; buradan sorunun kaynağına yöneldiğimiz ve çözüm gücü olarak somut olarak kendimize rol biçtiğimiz ölçüde kendimizle hesaplaşabilir ve de kendimizi yenileyebiliriz. Eğer partimizin herhangi bir işi olmamışsa, gecikmişse ya da başarısız olmuşsa, bunun sorumlusu bizler değil miyiz? Ya hatayı bizzat kendimiz yaptık ya da yoldaşların hatalarıyla yeterince mücadele edemedik. Demek ki, hata ve eksiklikler somuttur; öyleyse onlara karşı mücadele de somut olmalıdır. Bu süreçte kendi gelişimimi doğru yönetmek bakımından da hata ve eksikliklerle mücadelenin de somut olarak örgütlemenin yaşamsal önemini gördüm. Ve en az bunun kadar önemli olan bir şey de bunu yöntemlerini kollektif olarak yönetmeyi başarmaktır.
Hata, zaaf ve eksiklikler, devrimci gelişmeyi zayıflatır, sekteye uğratır. Böyle olduğu içindir ki, hatalarla yüzleşmede, beş dakika geç kalıyorsam, devrimi de beş dakika geciktirdim bilinciyle hareket etmek anlamına gelir. Görevimi özensiz ve yüzeysel yapıyorsam, şehitlerin bakışlarını üzerimde sürekli hissetmiyorum demektir. Faaliyet yürüttüğüm alanda fırsatları zamanında ve gerektiği gibi değerlendiremiyorsam, bu ayaklanmayı kaçırdığım anlamına gelir. Genç bir yoldaşı yönetemiyorsam, kitleye önderlik yapamıyorum demektir. Bir yoldaşın zaafına karşı 'sevgi' ile mücadele etmesem, yoldaşlığı nasıl kavradığım açığa çıkar. Demek ki, hata ve zaaflarımızın anlamı bu kadar derindir ve aynı zamanda sorun bu kadar ideolojiktir de.
Hatalarımızı bilmek yetmez; daha da önemlisi onları aşabilmektir. Oysa, başkalarının eksiklerini daha rahat sayıp dökeriz; ne var ki, kendi hatalarımız için aynı rahatlığı göstermeyiz. Böylesi liberal ve bencil bir yaklaşımla hataların aşılamayacağını daha iyi gördüm. Salt hatalardan bahs ederek bir yere varılamaz; onlarla cepheden mücadele edebilmeliyiz. Açık ki, devrimi ilgilendiren her hangi bir sorun dışımızda bir şey olamaz, bizzat bizim dert edip çözmemiz gerekiyor. Kendi hata ve eksiklerimizi ancak kendimiz düzeltebiliriz ve düzelteceğiz.
Bireyin kendi hata ve eksikliklerine karşı mücadele tabi ki önemlidir; fakat bu kendi başına yeterli değildir. Burada kollekfif ortamlar ve sistemlerin gücü de önemlidir. Biz, bireylerden ziyade sistemleri esas alacağız. Bu doğru. Başkaların zayıflıkları bizim için bahane ya da kıstas olamaz 'Ama fılan yoldaş da böyle yaptı' diye bir gerekçe olamaz. Kural ve standartlara herkesin aynı şekilde uyması ortamı farklılaştıracağı gibi, bireylerin kendi hata ve eksiklikleri üzerinde sistemli olarak çalışmalarnı ve kendi gelişimlerini yönetmeyi de kolaylaştıracaktır..
Kadroların hatalarıyla yüzleşmeleri ve hesaplaşmaları için özel mekanizma ve sistemlerin varlığının ne kadar etkin olduğunu son süreçte çok net gördüm. Hata ve eksiklerle mücadeleyi somut bir iş olarak algıladığımızda, somut sonuçlar alırız. Kendimizi sadece periyodik eleştiri-özeleştiri toplantılarında değil, sürekli, açık ve acımasız bir eleştiricilikle kendimizle yüzleşiyorsak çok daha net ve kapsamlı sonuçlara varırız. 'Acımasız'lık kelimesi belki bize ters gelir ve tarz olarak pek alışkın olmadığımız bir şey, ancak şimdi tam da ona ihtiyacımız var. 'Acımasızlık', hatalara karşı acımasızlıkır, kişilere değil; çıplak, açık ve direkt hataları ortaya koyarak özgür bir ortamda birbirimize eleştiri aracılığıyla kucaklamak demektir. Düşmana karşı acımasızlık, hatalarımıza karşı da acımasızlık olarak, devrimci irade gücü olarak yansıyabilmelidir. Tabii yoğun eleştiri altında sıkı durmakta zorlanabiliriz; ancak nasıl ki, düşmanla çatışmadan kaçmıyorsak, aynı şekilde kendimizden de kaçamayız/kaçmamalıyız. Küçük burjuva gururunu, rahatçılığını ve statükoculuğunu yıkmadan değişimin yolunu açamayız. Yöneticiler ya da yeni genç yoldaşlar kim olursa olsun fark etmez, herkes hem eleştiren, hem de eleştirilen olabilir. Bazı eleştiriler ilk olabilir, haksız ya da abartılı gelebilir; fakat bir eleştirinin % 95'i yanlış olsa bile, geri kalan % 5'inin yine de değerli olacağını varsaymamız ve önemsememiz gerekir. Çünkü yapılan her eleştiri, bir fırsattır ve özgürleşme yürüyüşünde bir güce dönüştürülebilir ve de dönüştürülmelidir.
Eleştiri yaparken kuşkusuz dil, uslüp ve yöntem gibi sorunlar da önemlidir. Eleştirilerimizle, eleştirdiğimiz yoldaşın gelişimini mi esas aliyoruz, yoksa kendimize benzetmeye mı çalışiyoruz? Eleştirilerin oynayacağı rol önemlidir. Eleştiri adına kendi doğrularımı dayattığımda ya da tepkisel davrandığımda etkili olmadığımı, yeterince anlaşılmadığımı da gördüm, Demek ki, eleştirilerin rolünü oynayabilmesi için yapıcı ve ikna edici olması, eşit ilişkilenilen bir zeminde geliştitilmesi de gerekir.
Hatalarla daha örgütlü ve sistematik ilişkilenmek bakımından denetim de somut olmalıdır. Bir sonucu, bir yaptırımı olmalıdır. Eğer devrimci bir savaş örgütüysek, sadece 'kusura bakmayın' demekle yaklaşamayız; savaş koşulları askeri bir disiplin de gerekteriyor ve bu sadece askeri alan için geçerli değildir. Bizim disiplinimiz elbette kör bir disiplin değildir; bilinclidir, ve bunlar çelişmez. Yaptırım salt bir ceza algısıyla kurgulanmamalıdır; kişinin kendi eksiklerini ve sınırlarını görebilmesi ve giderebilmesi için de bir rol oynar. Bir yoldaş görevini yapmiyorsa aynı yerde kalmamalıdır. Pragmatizm ('başka kimse yok, mecburum') bizi hatalarla uzlaşmaya süreklememelidir. Aksi halde hem ilgili yoldaşa ve hem de faaliyete haksızlık etmiş oluruz. İddiamız büyük olduğuna göre, hatalarla uzlaşmak gibi bir lüksümüz de yoktur.
Disiplinli, sıkı ve 'acımasız' olacağız. Fakat iki konuya da dikkat etmemiz gerekiyor. Birincisi; mükemmeciliği düşmemeliyız. Her şeyin hemen anında değişebileceğini beklersek, bu hayalkırıklığı yaratır ve motivasyonda düşüşe yol açar. Sabırlı olmak ve uzlaşmak ne kadar farklı şeyler! Bir eleştiriyi zamanında ve yerinde yapmak önemlidir. Aynı eleştiriyi, hemen, karşındakinin durumunu hesaba katmadan söyler ve o anda kendini rahatlatma yoluna gidersen bunun rolü farklı olur. Ve etki gücü de doğal olarak çok daha farklı olur. Sabırlı olmanın sadece bekleyebilmek anlamına gelmediğini gördüm, Drüst olursak, mükemmelciliğin kaynağı en iyisini yapma cabbası değildir. Kaynağını daha çok kolaycı davranmaktan ve kimi durumlarda küçük burjuva gururuna yenilmekten almaktadır. Emek vermeden hemen sonuç almak istiyoruz; hata ve eksikleri kendimize yakıştıramıyoruz. Ancak çok açık ki değişmek ve değiştirmek bir süreçtir. Hemen yapıp ve kurtulmak diye bir şey yoktur. Diyalektik düşünüyorsak, değişimin de zaman isteyen, hiçbir zamanda bitmeyen, tamamlanamayan bir iş olduğunu, bir devrimci yaşam tarzı olduğunu da asla unutmayacağız. Konular ve düzeyler değişebilir, ancak kendimizi ve yanı başımızdaki yoldaşımızı sorgulama işi bitmez.
Kendi hedeflerimiz dokunabilecek bir mesafe de olmalı, yoksa başarısızlık duygusu, özgüven krizleri, vs. değişimi yavaşlatır. Mesela 1 ay içinde nereden nereye varacağız, hangi konuya öncelik verip başlaycağız, birinci hedefimiz nedir gibi adım adım kendimize bir gelişme planı yapabiliriz. Bu gelişim plan sadece kaç kitap okuyacağiz ile sınırlı olmamalıdır. Mesela duygu dünyamızı da gözden geçirip örgütlememiz lazım. Duyguların değişimi planlanabilinir mi? Bence evet! Hatta kendimze daha iya anlamak ve hakim olabilmek için vazgeçilmezdir de. Niye bu lafa o kadar bozulduk, bir yoldaşın eksikliği niye bizi bu kadar kızdırıyor, bu eleştiri niye bize daha fazla dokunuyor, bu davranışa niye bu kadar tepki duyuyuruz gibi soruları kendimize sormalıyız. Bir birliktelikten beklentemiz nedir, bize ne niye mutlu ediyor ya da üzüyor ve bu duyguların feodal ya da burjuva değerlele nasıl bir bağ var? Farklı bir şekilde hissetmek öğrenilir mi? Evet; duygular bilincimize bağlıdır. Demek ki değişim planımıza alışkanlıklarımızı ve duygularımızı da eklemeliyiz. Elbette kendi değişimizi örgütlerken, yoldaşlarla paylaşarak, onlara danışarak kolektifin gücüne de baş vuracağız. Ve onu hep yanıbaşımızda hissedebilmeliyiz.
Mükemmeliyetciliğe düşmemekten daha önemli olan ve ihmal etmememiz gereken ikinci bir nokta var: coşku! Devrimciler her şeyden önce severek ve gönüllü calışır ve yaşar. Asık suratlı olmak bize yakışmaz. Bunu, ajitasyon olsun, hadi gülümse diye söylemiyorum. Gerçekten heycan duymuyorsak, göreve giderken kalp atışlarımız hızlanmıyorsa, halkın üzüntüleri bizi üzmüyor ve sevinçleri bizi sevindirmiyorsa, devrimciliğimizde ciddi bir sorun var demektir.
İnsanlık ve yoldaşlık sevgisini dolu dolu hissetmek ideolojşk bir sorundur. Düşmana karşı ne kadar kin ve öfke duyuyarsak, halklarımızı ve yoldaşlarımızı da o kadar çok seviyoruz. Bu köhne düzeni bir an önce yıkmak, yeni bir dünya, sosyalist ve komünist bir dünya için her gün, her saat çalışmazsak, kendi bütün yaşamımızı buna göre örgütleyemezsek, her hangi bir memurdan farkımız kalmaz: bunun sonucu sıradanlaşma ve rutinleşmedir. Yaptığımız işi coşkulu yapmasak, inisyiatif, zafere inanç ve ikna gücü çıkmaz. Coşku, enerji dolu olmak demektir, Boş durmamaktır. Bir an önce işe girişmek ve sonuç almak, kendini tamamiyle işine vermektir. Coşku, önemsemek demektir. Coşku, devrimi şimdiden ve her gün yaşamak demektir.
G. SOLİN